24 Şub 2015

Biyoteknolojide bilgi üretimi ve tekelleşme – Çağhan Kızıl

Giriş

İnsanlık tarihinin en eski soruları, yaşadığımız çevreyi ve doğayı anlama çabasına dair olanlardır. Antik uygarlıkların canlıların yaşayış ilişkilerini öğrenme isteği, orta çağda insan bedeninin işleyişini bilme ya da evrenin sırlarını açığa çıkarma arzularıyla teorik olarak aynı sorgulayıcı bir romantik anlayıştan beslenir. Bugün, biraz da haksız bir şekilde ilkel olarak nitelendirdiğimiz bu çalışmalar, esasen günümüz bilimi için hem felsefi hem de ontolojik bir temel teşkil etmeleri açısından önemlidir. Şüphesiz, bilimsel akademik çevrelerin gelişmeleri, entellektüel bir yaratıcılığın yanında, kendilerinden önceki bilgi birikimine ve çabaya da dayanır. Bu nedenle de, elde edilen bilginin dolaşımı, yayılması, paylaşılması ve başkaları tarafından kullanılması için geliştirilen mekanizmalar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bilimin hangi mecrada gelişeceğini belirlemektedir. Çünkü, bilginin tekelleşmesi, o bilgiye sahip kurumların üreteceği teknolojilerin tekelleşmesi ve akabinde de sermayeye bağımlı teknokratik bir kurumsal tahakkümün oluşması anlamını taşır. Günümüzde kapitalizmin işleyiş biçimlerinin teknolojinin bu tekelci yönünü ortaya çıkarmasının önemli sebeplerinden biri bilginin açıkça dolaşmasından çok sahiplenilmesi ve metalaştırılmasıdır. Bu nedenledir ki, bilimsel gelişmenin en geniş tabanın ihtiyaçları ve katılımı doğrultusunda değil, en dar kesimin çıkarlarına hizmet edecek şekilde gerçekleşmesi, hem bilimsel bilgiye ulaşma yollarının bürokratik mekanizmalarını ellerinde tutanlar (kamusal ya da özel AR-GE departmanları, araştırma fonlarını düzenleyen kurumlar vb.), hem de kazanılacak bilgilerden elde edilecek iktisadi kârı düzenlemekle görevli olanlar (finans çevreleri, bankalar, çok-uluslu şirketler) için istenilen bir durumdur. Bu dar kitleyi yaratırken de esas alınan kriterler araştırma projesinin kapsamına ve uygulanabilirliğine göre değişse de, genelde kişilerin toplumsal ilişki biçimlerinden ve siyasetten bağımsız değildir. Yani, toplumsal ve iktisadi seçimler bilimsel ilerlemeyi de doğrudan etkiler. Bu yazı, biyoteknoloji ve genetik alanına ağırlık vererek, bilginin elde edilişini ve kullanımını kontrol eden tekellerin oluşması süreci üzerine birkaç noktaya değinmeye çalışacak.

Bilimsel bilginin üretimi ve tekelleşme

Toplumların içeriğini oluşturan değerler ve ilişkiler bütünü sayısız parametrelerce belirlenen bir derinlik taşır. Gerek altyapı gerekse üstyapı ilişkilerinin biçiminin belirlenmesine eşlik eden politik ve felsefi yönelimlerin önemli etkenlerinden biri bilimsel bilgi ve bunun kullanılma modelleridir. Modernite olarak tanımlanabilecek nitel değişimler bütünü, son birkaç yüzyılın köklü siyasi, iktisadi ve sosyal değişimlerinin akıl ve insan özelindeki rasyonalizasyon sürecine işaret ederken, bilime ve bilimsel bilgiye doğal olarak değer verir. Hobsbawm´a atıfla, 1900’lerin son 30 senesini kısa bir 20. yüzyıl olarak ele alırsak, bu sürede baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojik ilerleme kendisine dair yeni hukuki, toplumsal ve iktisadi düzenlemeleri zorunlu kılmıştır. Bu süreçte çok konuşulan dallardan birisi de birisi moleküler genetik bilimidir. Öncelikle canlılarin makro morfoloji[1] ve fizyolojilerinden[2] öteye, onların mikro düzeyde incelenebilmelerinin yolunu açan bu alan, hem klinikte birçok terapi umudunu yaratırken hem de edinilen bilginin farklı amaçlarla kullanılabileceği düşünüldüğünde toplum nezdinde haklı bir korkuyu da beslemektedir.

Başta insan olmak üzere birçok canlının genom[3] dizisinin çıkartılmasından sonra canlıların daha önce bilmediğimiz binlerce moleküler regulasyon mekanizmalarını öğenme fırsatına sahip durumdayız. Örneğin bazı genlerin[4] belli fizyolojik koşullarda farklı biçimlerde etkinleştiğini, DNA’mızın önemli bir kısmının diğer genlerin aktivitesini bloke eden küçük RNA molekülleri sentezlemek için kullanıldığını, ya da embryonik[5] gelişim sürecinde hangi genlerin aktivitesinin çeşitli mekanizmalarla bastırılıp hangi genlerinkinin güçlendirildiğini bilebilmemizi büyük ölçüde gen dizilerinin ortaya çıkartılmasının sonucunda gelişen yeni tekniklere borçluyuz. Genetik, aynı zamanda bize kendimizi başka canlılarla daha iyi karşılaştırma imkanı da sağlamakta. Örneğin doku yenilenmesi konusunda çok zayıf olan memelilerle, neredeyse tüm organ ve dokularını yenileyebilen bazı omurgalıların genlerinin, bu genlerin yaralanmalardan sonra nasıl etkinleştirildiğinin bulunması iki noktada önemli: birincisi, yenilenebilen organizmaların bunu hangi genleri kullanarak yaptığının öğrenilmesi, ikincisi de bu bilginin insanlarda kullanılarak tedavisi mümkün olmayan çeşitli hastalıklara terapi imkanlarının geliştirilmesi. Popüler bir örnek olarak Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklarda zamanla ölen sinir hucrelerinin yerine yenisi yapılamazken, biz diğer canlılardan öğrendiğimiz bilgiyle insanda bu hücrelerin yeniden yapımını sağlayabilir miyiz? Ya da insandaki deri yanıklarında derinin kendini yenilemesinin yolları, başka canlıların derilerini yenileme sürecindeki genetik mekanizmalara bakılarak sağlanabilir mi? Bu ve bunun gibi sorular, tıbbı şu ana kadar hiç olmadığı kadar ileriye taşıma kapasitesine sahipler. Ancak, bunun yanında, böylesi tedavilerin mümkün olması durumunda bu teknoloijilerin kimin elinde olacağı ve ne kadar yaygın bir şekillde kullanılabileceği henüz ne hukuki ne de etik olarak netlik kazanmış durumda. Bu nedenle de elbette böylesi şüpheler geniş kesimlerde haklı bir korku yaratmakta. Bu tip kaygılara bir başka örnek, ticari yönu de olan genetiği değiştirilmiş organizmalardır (GDO’lar). Çeşitli genetik müdahalelerle soğuğa dayanıklılık, raf ömrü, antibiyotik direnci, görünüm gibi farklı özellikleri değiştirilen besinlerin piyasaya sürülmesi de iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi, teknolojik olarak birçok avantajı barındıran genetik modifikasyonlar (verim artışı, haşerelere karşı direnç vb) çevre kirlenmesinin önüne geçmek ve artan nüfusun beslenmesini kolaylaştırmak gibi hedeflere hizmet edebilme kapasitesine sahipler. Ancak, bu teknolojilerin ikinci bir yönü ise, büyük oranda birkaç şirket tarafından gerçekleştirilmeleri ve dolayısıyla da kamusal kontrole açık olmamaları. Bu noktada, bu şekildeki bir üretimin de belli başlı dezavantajları ortaya çıkmakta. Örneğin, GDO’ların pazar paylarının ve üretim alanlarının denetimsiz bırakılması, iktisadi açıdan tekelleşmeye yol açmasının yanında, doğanın dengesini de GDO’ların diğer doğal ürünlere karşı biyolojik avantajları sayesinde bozabilmesi riskini taşımaktadır. Bununla birlikte, tüketicilerin de hem yetersiz bilgilendirme hem de üretimin şeffaf olmaması sonucunda haklı bir sağlık kaygısına düşmesi de GDO’ların günümüzde tartışmalı hale gelmesinde etkilidir[6].

Esasen, yukarıda saydığımız örneklerin toplumlarda yarattığı tartışmaların ortak özellikleri bilimsel bilginin elde ediliş ve kullanılışının mekanizlamalarının hem iktisadi hem de akademik olarak tekelleşmesinin yarattığı bütünlüklü bir kaygı ve bilinmezlik dersek yanlış yapmış olmayız. Bu yüzden, genetik biliminin ve biyoteknolojinin, bilginin elde edilmesinden onun uygulanmasına kadar geçen sürecini biraz daha detaylı incelemek, kamusal yararın maksimize edilmesi için hangi noktalara önem vermek gerektiği konusunda fikir sahibi olmamız açısından yararlı olacaktır.

Üretilen bilginin paylaşımı ve kullanımı

Bilimsel bilginin üretilmesi sürecinin ana aktörleri araştırma enstitüleri, bilim insanları, araştırma için kaynak ayıran kurumlar ve yasal düzenlemeleri gerçekleştiren idari kurumlardır. Bunların her birinin hiyerarşik ama birbirine bağımlı ilişkeri mevcuttur. Örneğin ideal koşullarda bilim politikasını belirlerken bilim insanlarına, araştırmanın kapasitesini belirlemek için kaynak kurumlarına, bilim insanlarının akademik bir ortam bulmaları için de iyi düzenlenmiş araştırma enstitülerine ihtiyaç vardır. Günümüzde bu kurumların ve kişilerin koordine bir şekilde çalışması sonucunda bilimsel bilginin üretilmesi süreci yaşanır. Ancak, elbette geniş bir bürokratik ağın içine yerleşmiş olan bir üretim sürecinde, politik yönelimler üretilen bilginin şeklini ve kapsamını da etkilemektedir. Örneğin, denenebilir bir hipotezle başlayıp belli bir sonuca ulaştırılan her bilimsel çalışmanın, editörler ve eleştirmenlerden oluşan bir kurula sahip bilimsel bir dergide yayımlanması, günümüzde genel kabul gören bir sistem. Bu dergiler, kamuya açık ya da kapalı olmasına bağlı olarak ikiye ayrılıyor. Bazı dergilerde yayınlanan araştırma sonuçlarına ulaşmak için az sayılamayacak derecede üyelik ücreti ödemek gerekmekte. Özellikle yayıncı firmanın ve biyoteknoloji şirketlerinin ortak hissedarı oldukları bu dergiler, bilginin metalaşması gerektiğini, üretim sürecinde oldukça çok para harcanan bir bilgi bütününün kamuya açık olamayacağını savunuyorlar. Elbette, bu tutuma karşı gelişen halka açık dergilerin ve girişimlerin sayısı da tepkisel olarak artmakta. Genel olarak açık erişim (open acces) ya da GNU lisansları altında yayınlanan bu tarz makalelere ulaşım yayınlandığı andan itibaren mümkün.

Çalışmaların hangi dergilerde yayınlanacağına karar vermek, büyük oranda araştırmacının kendisine ve kurumun yayın politikasina bağlı olarak değişiyor. Fakat hikaye bu kadar basit değil. Kamuya açık bir bilgi üretiminin suistimal edilerek, o bilgilerin ticari amaçla kullanılması için çalınması, taklit edilmesi gibi yaklaşımlar da, karın maksimizasyonunu esas hedef alan bazı biyoteknoloji firmaları ya da bilgi tekelleri[7] tarafından sıkça uygulanan bir yöntem. Daha da ötesinde, patentleme ve kullanım sınırlaması yöntemleri de, üretilen bilimsel bilginin ticarileşmesi ve metalaşmasını beraberinde getiriyor. Bu tip bilgiye ve teknolojiye sahip şirketler, temel bilimsel bulguların (ki bunları kendileri üretmiş olabilir ya da üniversitelerin ve araştırma kurumlarının bilgi birikimine dayandırabilir) ışığında bilginin tek sahibi olabiliyorlar. Ayrıca, hukuki düzenlemelerde de söz sahibi olan bu tip büyük şirketler, ülkelerin hem bilim politikalarını etkilemekte hem de eşit rekabetin önüne geçmekteler. Örneğin ziraat alanında, genetik olarak değiştirilmiş ve sadece bir sene mahsul veren tohumlar satan bir şirketin tarımda büyük paya sahip olması şöyle bir risk doğurmaktadır: büyük şirket sattığı tohumları ilk önce çok ucuza satabilir ve pazarda pay sahibi olabilir. Doğal tarım ya da diğer tarz üretim yapanlar bu şirketin tohumlarıyla ekonomik olarak yarışamadıkları için uzun vadede paylarını kaybedebilirler. Ve öyle bir an gelir ki, artık hukuki olarak da imtiyazlar kazanmış olan büyük şirketin genetik olarak değiştirildiği için hem daha iyi verim veren hem de artık pazarda patentlerle bağımlılık ilişkisi yaratmış olan tohumlarının kullanımı baskın olur. Elbette bu da şirketin tekelleşmesinin, kendi tarım sektöründe belki de tek söz sahibi olmasının ve yaptırım gücünün kamusal denetimin üzerine çıkmasını sağlar[8]. Dolayısıyla, bilginin tek başına metalaştırılması, hem teknoloijik bir tahakküm yaratması hem de kamusal faydanın özel şirketlerin insafına bırakılması sonucunu doğurur.

Bu konuda bir diğer örnek de insan genetiğiyle oynayabilme kapasitesinin yarattığı huzursuzluk. Öncelikle, genetik biliminin artık her canlının genomunda değişiklik yapabilecek, istenilen genleri ekleyip, istenilenleri modifiye edebilecek bir düzeyde olduğunu biliyoruz. Temel bilim alanında bu tarz çalışmaların ana amacı, insanın moleküler işleyişini anlamak, ve bu bilgiyi tedavi amaçlı terapiler geliştirmek için kullanmak. Örneğin gen terapisi, hastalık yaratacak genleri taşıdığı bilinen insanların döllenmiş yumurtaları ya da vücut hücreleri üzerinde yapılan bir genetik müdahale olarak literatürde ve uygulamada yerini almış durumdadır. Dünyanın çeşitli yerlerinde denenen bu uygulamalarda, dışarıdan canlıya belli teknikleri kullanarak başka bir gen eklenebilmekte ya da mutasyona[9] uğramış gen değiştirilebilmektedir. Bu teknik, bazı hastalıkların tedavisine önemli katkılar sağlamış durumdadır[10]. Ancak, bu tür uygulamaların bilimsel olarak daha da geliştirilmesi ve güvenilirleştirilmesi uzun süredir tartışılan bir konudur[11]. Günümüzde, bu teknolojinin tekelleşmesi ve yaşadığımız iktisadi sistem içinde etik yönün unutulması sonucunda insanlığın görebilecegi zararlar göz önünde bulundurulduğunda bu tekniklere şüpheyle bakılmaktadır. Umut vaad eden genetik teknolojilerin bilimsel faydalarının ötesinde, bu kaygıları aşmak bugün için mümkün görünmüyor. Çünkü hem gelişmekte olan bu alanın idari, hukuki, toplumsal, etik yönleri tam olarak küresel bir konsensusa ulaşmış değil, hem de hızla filmlerde gördüğümüz o fantastik kurguların dönemine yaklaşıyoruz. Fakat yine de çok hızlı gelişen ve genelde birinci elden bilimsel bilgilere ve uygulamalara kamusal erişim yollarının çok az olduğu izole bir bilimsel bilgi üretimi aşamasında[12] şimdiden dikkat edilmesi gereken noktalar var.

Sonuç yerine ya da ne yapmalı?

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere bilgi-teknoloji geçisinde tekelleşmenin karşısına daha fazla şeffaflık ve katılım koyabilmek için yapılması gerekenlerin başında bilimsel bilgi üretiminin fon denetimi ve hukuki düzenlenmesi olmalıdır. Ancak, serbest ekonominin ve özel teşebbüsün kamusal denetimin dışına çıkmasına olanak veren yasalar ile araştırma fonlarının kamusal olmayan vasıfları, bu tarz düzenlemeleri yaratabilmenin önünde paradoksal bir engel teşkil ediyor. Bu yazının sınırlarını aşan bu ikilemin çözümlenmesi için temel olarak bilim insanlarının, biyoteknoloji şirketlerinin, hukukçuların ve sürece dahil olması gereken diğer uzmanların geniş katılımıyla oluşturulacak komitelerin bilim ve toplumsal şeffaflık politikalarını geniş tabana yayılan bir süreç sonunda belirlemesi amaçlanmalıdır. Çünkü, geniş kesimlerin sürece dahil edilmesi iki açıdan yararlı olacaktır: (a) böylece, süreç sadece sermayedarlar, bilim insanları ya da hukukçular tarafından değil, bizatihi biyoteknolojinin uygulamalarından direk etkilenenler tarafından da denetlenebilecektir, (b) bilimsel bilginin üretilmesi ile bunun toplumla paylaşılması arasındaki boşluk göz önüne alındığında geniş katılım, şeffaflık ve özel şirketlerin kamusal denetimi, genetik alanındaki gelişmelerin toplumda yarattığı kaygılar ve korkuları da gidermeye yardımcı olacaktır.

Son olarak, neoliberal kapitalist küreselleşme sürecinde, malların, hizmetlerin, sermaye ve bilgi akışının önündeki kısıtlamaların ve kontrollerin hızla ortadan kaldırılması, bilimsel gelişmeleri yaratan bilginin belli ellerde toplanması ve insanlığın kazanımlarının insanlık yararına kullanımının engellenmesine neden olabilir. Türkiye’nin bu konudaki hukuki ve toplumsal farkındalığının diğer ülkelerin çok gerisinde olduğu düşünüldüğünde, en azından çok geç olmadan biyoteknoloji politikalarının şeffaflaştırılması, işlevsel bir biyogüvenlik komitesinin kurulması, bilim ve teknoloji politikalarında geniş katılıma dayanan bir karar alma mekanizmasının örülmesi ve biyoteknoloji alanında uluslararası anlaşmalara uyulması yerinde adımlar olacaktır. Çünkü doğanın yarattığı çeşitlilik, tüm canlıların ortak değeridir ve yaşamın biyolojisini geri dönülmez bir şekilde değiştirebilecek uygulamaların denetimi sadece birkaç kişinin insafına ve çıkarlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.

[1] Morfoloji: Bir organizmanın biçim ve yapısı ile ona özgün yapısal özellikleri tanımlamak için kullanılan terim.

[2] Fizyoloji: Canlıların yaşamlarının işlevsel özelliklerini tanımlamak için kullanılan terim.

[3] Genom: Modern moleküler biyolojide canlının kalıtsal özelliklerini kodlayan, genleri barındıran tüm kalıtsal materyaline verilen ad.

[4] Gen: Kalıtımın en temel birimlerine verilen ad.

[5] Embriyonik: Çok hücreli bir canlının gelişimi sırasındaki en erken dönem. İnsanlarda, döllenmeden 8 hafta sonrasına kadarki dönemi ifade eder.

[6] GDO’lar üzerine çesitli fikirler ve istatistikler için: Torgersen, 2004, EMBO Rep, S17-21; McCabe ve Butler, 1999, Nature, 400(6739):7; Stokstad, 2004, Science, 303(5657):449; Editorial, 2007, Nature Biotechnology, 25(1330); Araya-Quaseda et al., 2010, Environmental Biosafety Research, 9(1):59-65; Anliker et al., 2010, Bundesgesundheitsblatt Gesundheitsforschung Gesundheitsschutz, 53(1):52-7; Morisset et al., 2009, Nature Biotechnology, 27(8):700-1.

[7] Yayınevleri, enformasyon şirketleri, istatistik ve depolama veritabanlarına sahip şirketler, patent sahibi kişi ve kurumlar vb.

[8] Tohumda tekelleşmenin etkilerinin daha detaylı bir araştırması için http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/a4d5952d4c018a1_ek.pdf?dergi=139

[9] Mutasyon: gen dizisindeki değişim.

[10] Örneğin SCI (Severe Combined Immunodeficiency), kistik fibroz, Akdeniz anemisi, Parkinson hastalığı, kas distrofisi.

[11] Raty et al, 2008, Current Drug Safety, 3(1):46-53; http://ghr.nlm.nih.gov/handbook/therapy/safety.

[12] Dünyada toplumların temel bilim konusunda bilgilendirilmesi ve farkındalığın arttırılması için çalışan çeşitli kurumlar ve inisiyatifler mevcut. Örneğin, Public Library of Science (www.plos.org), The Directory of Open Access Journals (www.doaj.org), World summit on the information society (http://www.itu.int/wsis/index.html), Science and Policy (http://srhrl.aaas.org), The Vega Science Trust Project (http://www.vega.org.uk), RS Policy Projects (http://royalsociety.org/Policy-Projects), Turkiye’de ise yeterli olmamakla birlikte TÜBITAK’ın bu konuda çalışmaları bulunmakta (http://www.tubitak.gov.tr/home.do?ot=1&sid=531).

 

Bu yazı Ekopolitik Günden dergisinin 2011 Ağustos sayısında yayınlanmıştır.